8 Şubat 2012 Çarşamba

Sense of Touch

Hayır!
Anlattığım hikaye sanki başkasının başına gelmiş bir felaketti.Birdenbire sebebi belli olmayan bir şekilde tat alma duyumu yitirmiştim. İnsanlığı tehdit eden ve nedeni bilinmeyen bir virüs müydü sebep? Bilmiyorum. En muhteşem tabaklarda, en pahalı lokantalarda, en şık servislerde, en güzel yemeklerin hepsinin tadını inkar ediyordu tüm benliğim.Yedi ölümcül günahtan oburluğun hakkını verircesine farklı lezzetler yiyiyordum. Ama hayır. Tat alamıyordum. Madem ispirto ile en pahalı kanyak bile aynı tatsızlığa sahip olacaktı benim için;
artık sadece hayatta "ben" olmanın tadına varabilmeliydim. Hem tadına varamadığım şeyleri işitsel olarak hissedebilirdim. İşittiğim, zihnimde kalanlardan zevk alabilirdim.


Sessiz olsamda kızgındım. Hem de çok kızgındım.

Tat alma duyumun kaybına alışamamışken işitme duyumu da kaybetmiştim. Hiç birşey duymuyordum. Son duyduğum hiçlik cümleleri zihnimde iken duymak istediklerimi duyamıyordum. Ama yılmamalıydım. Ne kadar kızgın olsamda duymak istediğim şarkılar, işitmek istediğim cümleler varken yapabilirdim. Kızgındım ama hoparlöre elimi dayayarak müziği ritminden takip edebilmeyi öğrenebilirdim. Duymak istediklerimi duymasam da susarak aşmamışmıydım kötü zamanları. Ama yine de kızıyordum. Onca zamandan sonra işaret dilini öğrenmek zoruma gidiyordu.

Hayat devam ediyordu.

Hem sadece yitirdiğim işitme ve tat alma duyularımdı. Tekrar herşeye alışabilir üç nokta koyduğum sonlarımdan sonra paragraf başı yapabilirdim. Hem bolca "ben" le başlayan cümlelerim, tat almadan yaşadığım zamanlar ve azami sınırlarda hissettiğim ritimlerle iyi kötü bir hayat oluşturabilmiştim. Biraz dikkatle baktığımda bunların gayette iyi olduğu illüzyonunu görüyordum. Yetiyordu da. Ta ki görme yetimi kaybedene kadar. Herşey birden kararmıştı. Göremiyordum. Biri bütün şalterleri indirmişti sanki. Ama mutlaka tamir olucaktı.Düzelicekti nihayetinde.

Düzelmiyordu, depresyona girmiştim.

Hepsine alışmıştım. İyi kötü bir biçimde kaybettiğim duyularımla ve bunları yaşadığım süreçleri atlatmaya çalışıyordum. En kötüsünün başıma gelmesinden korkuyordum. Koklama duyumu kaybetmek. Koku takıntımdı. Koku kişilik, o kişi demekti benim için. Beyindeki koku merkezi hafıza merkezini tetikliyordu. Hafızamda bulunan binlerce yaşanan anının kokusu,koku duyumu kaybetmemle yiticekti. Kaybetmişliğimle yitip giden yaşanmış zamanlar olucaktı. Boğazına oturan yumruklar,gözünün ucunda duran ve akıtamadığım göz yaşlarım vardı kokularda. En kötüsü ise çözümsüzlüktü. Ne olursa olsun çözülemeyecek olması ve asla reply butonuna basılamayacak olmasını bilmekti.

Kabullendim.

Tadını alamasamda hayatta "ben" im en önemli olduğumu, işitmesem de işaret dilini öğrenerek duymak istediklerimi anlayabilmeyi, göremesemde birbirine dokunarak ve hatta nefes aldığını hissederek yaşamanın yeterli olduğunu anladım. Koku mu?

İçine çekerek koklamamalı,koklanmamalı...

PS: Bana bunları yazdırtan ve sorgulatan "Perfect Sense" sarsıcı,etkileyici ve izlenesi bir film.

1 yorum:

İki kelamda sen et!!